Create a free blog, web site, photo album, guestbook, earn money, share things with your friends!
Create a free blog, website, guestbook, photo album; and earn money!
Login | Sign Up 

BENİM DÜNYAMA HOŞGELDİNİZ(Welcome to my world)


 



1960 ‘ların başından beri Avrupa’nın kapısındayız ne girebildik ne çıkabildik! Tam çıkacak gibi oluyoruz bizi tekrar içine çekiyor. Türkiye’nin başka bir alternatife yönelmesinden korkuyorlar aksi takdirde, Türkiye kendi liderliğini yapacağı yeni bir birlik kuracaktır.
Biri sizi bir kez kandırırsa suç onundur ama ikinci kez kandırırsa suç sizindir.Bunu anlamayanları basiretsiz diye addedeceğim ama çok hafif kalacağı kanaatindeyim.Kim iktidara gelirse gelsin bir öncekine nazire yaparcasına AB müktesebatını uygulamak için telafisi mümkün olmayan tavizler veriyor..Sanal mevzularla gündemi işgal eden kartel medyası da onların ibrikçiliğini yapmak için birbirleriyle kıyasıya bir yarışa tutuşmuşlar.Televizyon müptelası halkımız her şeyin günlük gülistanlık gittiğini zannededursun işin arka planı çok vahim… Avrupa ‘da duruma o kadar hâkim ki açık açık birliğe almayacaklarını zikrediyorlar buyurun maddeler halinde ele alalım:
1) 6 Ekim ilerleme Raporu ‘nun 2. maddesinde hukukun temel ilkelerinden iyi niyet kuralına aykırılığın mevzu bahis olmasına rağmen müzakerelerin sonucunun önceden garanti edilemeyeceği, açık uçlu bir süreç olduğu, ileride farklı seçeneklerin gündeme getirileceği zımnen belirtiliyor.
2) 3. maddede “ Birliğin Türkiye ‘yi hazmetme kapasitesi gerek Türkiye gerek birliğin çıkarları açısından göz önünde bulundurulması gereken önemli bir husustur. ” denilerek hazmetme (sindirme) kavramı yeni bir şart olarak Türkiye ‘nin önüne tercihli olarak konulmuştur ve mali açıdan mı; sosyo kültürel açıdan mı, ekonomik açıdan mı, siyasi açıdan mı bir süreç olacağı açıkça belirtilmemiştir.
Bu iki madde beraber değerlendirildiğinde şeksiz şüphesiz görülecektir ki Türkiye ‘ye tam üyelik dışında diğer seçenekler dayatılmak istenmektedir. (İmtiyazlı Ortaklık veya Özel Statü) Kişilerin serbest dolaşımı tarımsal-yapısal fonlara getirilen kalıcı sınırlamalar da bu seçenekleri desteklemektedir.
3) Bilindiği gibi, Kıbrıslı Türkler ‘in, Türkiye ‘nin ve AB ‘nin açık desteğine rağmen Annan Planı Rumlar tarafından reddedilmesi sebebiyle hayata geçirilememiştir. Hal böyle iken Rumlar çözümü reddeden taraf olarak adeta AB tarafından ödüllendirilerek AB ‘ye alınmışlardır ve adanın tek siyasi temsilcisi olarak kabul edilmiştir. AB KKTC’ye vaat ettiği güvenceleri yerine getirmeyerek, KKTC’yi siyasi ve ekonomik olarak fiilen tasfiye sürecine sürüklemiştir ve tabela devleti haline getirmeyi amaçlamaktadır.
Ayrıca ek protokolün imzalanmasıyla TC ‘nin KKTC ile olan tüm ticari ve mali ilişkileri ciddi sekteye uğrayacaktır.
4) 7. madde Türkiye ‘nin Dış Politikası ‘nın Birlik ve üye devletler tarafından kabul edilen politikalar ve tutumlarla tedricen uyumlu hale getirmesini öngörmektedir.
Bu maddenin asıl amacı Güney Kıbrıs’ın NATO ‘ya girişi önündeki Türkiye’nin en büyük kozu olan veto hakkını kaldırmaktır. Ve bu madde ileride Türkiye ‘nin Kıbrıs’ta işgalci olduğunu ve 7.maddeye uygun davranarak adadan askerlerini çekmesini talep etmesi gündeme gelebilecektir.
5) 10.madde de şimdiye kadar hiçbir üye devlete yapılamayan bir uygulamayla müktesebatın neler içerdiği ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Ve bunun altında siyasi amaçlar yatmaktadır. Avrupa Parlamentosu’nun “Tavsiye” ve “Görüş” lerinin hiçbir üye devlete hukuken bağlayıcı etkileri olmamasına rağmen Türkiye ‘ye karşı bunlar da bağlayıcı hale getirilmek isteniyor. Bu ”Dürüstlük ve Eşit İşlem İlkesine” aykırılık teşkil eder.
Bu maddeyle de özellikle Avrupa Parlamentosu’nun Ermeni Soykırımı ve Kıbrıs konularında aldığı kararlara Türkiye ‘nin uyması talep edilecektir.
6) 11.MADDE Türkiye tarafından imzalanan ve üyeliğin yükümlülüklerine aykırı olan tüm uluslar arası antlaşmaların geçersiz hale geleceğini öngörmektedir. Türkiye ve KKTC arasındaki bütün antlaşmalar geçersiz sayılacak. Bu madde kapsamında değerlendirilmesi gereken bir diğer husus Lozan Antlaşmasına ilişkindir. AB Komisyonu’nun yayınladığı 3 EKİM 2004 tarihli ilerleme Raporu’nda Azınlık Hakları, Kültürel Haklar ve Azınlıkların Korunması ile ilgili bölümünde Yahudi, Ermeni ve Rumların yanı sıra Kürtlerin ve Alevilerin azınlık sayılması ile ilgilidir. AB böylece Lozan’ı tanımamakta din, dil, etnik ve kültürel farklılıkları esas alarak yeni azınlıklar oluşturmak istemektedir. Ayrıca bu madde 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi açısından da tehlike oluşturmaktadır.
7) 12. maddenin 4. paragrafı kişilerin serbest dolaşımı, yapısal politikalar ve tarım alanında kalıcı kısıtlamaların getirilebileceğini öngörmektedir. Yine bu madde de tam üyeliğin dışında farklı bir statünün düşünüldüğünü göstermektedir.
AB’YE ÜYELİK İMKÂNSIZ
Netice itibariyle AB müktesebatına uygun tam üyeliğin mümkün olmadığı görülmektedir. Bu özel statü “İmtiyazlı Ortaklığın” veya “İkinci Sınıf Üyeliğin” öngörüldüğünü göstermektedir.
Öte yandan AB’ye üye olmayıp Gümrük Birliği’ne üye olan tek ülke Türkiye ‘nin bu durumu yeniden gözden geçirmesi kaçınılmazdır. Zira bir ülkenin ekonomik iradesinin temsil edilmediği bir kuruma yıllarca teslim etmesi, hem ekonomi biliminin kurallarına hem de uluslar arası ilişkilerin ve siyasetin doğasına aykırıdır.
Görüldüğü üzere ne Annan’ın planları Kıbrıs’ı kurtarmaya yetmiş ne de hükümetin verdiği tavizleri, başbakanın ümit var açıklamaları AB’nin taassubunda değişiklik yaratmıştır.
Ayrıca, Avrupa Birliği mensubu Avrupa Ülkeleri hala Hıristiyan taassubu ve haçlı zihniyeti ile hareket etmekte ve Türkiye’ye AB çerçevesinde hiçbir hak tanımak istememektedirler.
TÜRKİYE’DEN TARIM ÜRÜNÜ ALIMI YAPILMIYOR
Bu yüzdendir ki yarım asra yakın bir süreçtir Avrupa Birliği’nin kapısında bizi bekletiyorlar. Bekletmek şöyle dursun verdiğimiz bunca tavize rağmen elde ettiğimiz hiçbir menfaat bulunmamaktadır. AB’ye üye olmayıp da Gümrük Birliği’ne üye tek ülke olmamız da manidardır. Bu birliğe üye olunmakla birlikte malların serbest dolaşımı ilkesi kabul edilmiştir. Birlik ülkelerinin elde ettikleri vergisizlik, vergi indirimleri de onların yanlarına kar kalmaktadır. Gerçi hoş! Avrupa Birliği uğrunda çıkarılan uyum yasaları doğrultusunda yakında kendimiz de yiyecek tarım ürünü bulamayacağız ama birliğe müracaat dahi etmemiş olan İsrail ve Kuzey Afrika ülkelerinden narenciye ve tarım ürünlerini alınırken, Türkiye’den hiçbir şey alınmayarak iktisaden çökmemiz için kasıtlı ve Yunanistan’ın arzusuna uygun şekilde davranmaktadırlar. Yine Yunanistan’ın arzuları dâhilinde kıta sahanlığının 12 mile çıkartılması Türkiye’ye dayatılarak Ege Denizi bir Yunan Gölü haline getirilmek istenmektedir.
Öte yandan yabancı sermaye çok elzemmiş gibi gösterilerek bu konuda da tavizler verilmiş, yabancıların Türkiye’ye yatırım yapabilmeleri için vergi muafiyetinin, gayrimenkul edinmelerinin ve kazandıkları paralarını yurtdışına rahatça kaçırabilmeleri için bir dizi önlemler alınarak, önleri açılmıştır.
YABANCI SERMAYENİN AMACI TÜRK’Ü KÖLELEŞTİRMEKTİR
Onlar kendi topraklarına sığamıyorlar. Biz ise kendi toprağımızı layıkıyla işleyemiyoruz. Bu nedenle işsizlik oranımız çok fazla ve işçilerimiz çalışmak için yurtdışına gitmek istiyor. Kapılarımızı sonuna kadar onlara açmamızı istiyorlar. Sanayi tesisleri kurup, sermayeyi ayağınıza kadar getiriyoruz diyerek yurdumuzda müştereken oturmak ve bizim gelişme imkânlarımıza ortak olmak istiyorlar. Kazandıkları paraları da yurt dışına kaçırmak için garanti istiyorlar. Çıkarılan yasalarla toprağımıza da sahip çıkıp, yarın bizi vatanımızdan kaçırmak istiyorlar. Ama şimdiden bu hilelerini söyleyip kendi oyunlarını bozamazlar. Bir müddet sonra bizi kurnazlıkla kovalayıp Orta Asya bozkırlarına göndermek nihai planlarıdır.
Zaten Hıristiyanlık Dini ve Papa ‘da bunu emrediyor. Ama şimdilik sanayi yatırımı yapıyoruz diyerek bizleri oyalamak işlerine geliyor.
Haçlı Seferleri’nin şimdilik ekonomik oyunlarla devam ettiğini bize açıkça anlatmak mecburiyetinde değiller. Bizim için sanayi tesisleri kurarak ebediyen köleleri olmamızı ve ölmeden sürünmemizi onların hizmetkârı olmamızı temin edeceklerinden hiç şüpheniz olmasın.
GÜLERİZ AĞLANACAK HALİMİZE
Peşkeş çekilen maden işletmelerimizi havada kapan yabancıların işçisi olarak çalışan köylülerin fotoğraflarını görme fırsatım oldu. Senelerdir ehil olmayan iktidarların elinde sefaletten kan ağlayan köylümüz senelerdir hasretini çektiği çamaşır makinesine sarılmış objektiflere gülümseyerek poz veriyor. Ve onu maden işletmesinde çalışarak aldığını söylüyor. Hal bu ki maden kendisine ait, yabancı firmalar onu işletiyor; köylü de onların kölesi… Peki, köylü bu madeni devleti ile ortak işletse ne olur? Değil çamaşır makinesini onun fabrikasını alır.
LİDER UFKU KADAR BÜYÜKTÜR
Bir tarafta vatandaşını göz göre göre yabancıların kölesi yapıp, süslü sözlerle onu kandıran, onu sefalet bataklığına sürükleyen, icra ettiği icraatlarla onun tarih sahnesinden silinmesinin yolunu açan iktidarlar ve liderler öbür tarafta kandırılmış çaresiz insanımız.
Peki, bu böyle mi gidecek? Bu duruma dur diyen bir lider çıkıp halkımızı kucaklamayacak mı? Elbette buna dur diyen birileri var. Pek tabi ki dış mihrakların aklı ile değil kendi akılları ile hareket eden liderler. Türk Milletini kurtarmak için inanıyoruz ki Türk’ün aklı ile Türk gibi, Atatürk gibi düşünen liderlere ihtiyacımız var.


Burak Evci--TUNALIM..
...



Date: 04 July 2009, Saturday
Comments (0) | Add Comment | More











Prof. Dr. Haydar Baş


"İktisat teorisi, istatistik, matematik ve enformasyonun gerçek sentezi olan çalışmasıyla Profesör Haydar Baş’a da bir Nobel ödülü gerekecektir. Bunda milli sistemi ve modeli mühim rol oynayacaktır."
Prof.Dr. Goulnur BALTONOVA
Kazan Devlet Üniversitesi





Yeni bir iktisadi model: Milli Ekonomi Modeli

Milli Ekonomi Modeli, insanın sınırlı ihtiyaçlarının sınırsız kaynaklardan karşılanması ilmi; ve yine ülkelerin gerektiğinde her türlü mal ve hizmeti üretebilme gücüne sahip olmasının yanı sıra iç ve dış harcamalarını borçlanmadan temin edebilmesinin formülüdür. Bu yönüyle Milli Ekonomi Modeli, ülkelerin ve milletlerin kalkınmasının ve ekonomik bağımsızlığının tek yoludur.


Sosyal Devlet Milli Devlet

Eseri okumak için : Milli Ekonomi Modeli tezini online olarak okumak için tıklayınız.

Akademisyenler : Tezi değerlendiren akademisyenlerin tebliğlerini okumak için tıklayınız.

 



Sosyal Devlet / Milli Devlet'in "vatandaşlık maaşı projesi" başta olmak üzere ve Sosyal Devlet projeleriyle bizim yapmak istediğimiz, "millet için devlet" anlayışının yeniden hayata geçirilmesidir.

Milli Devleti, diğer sistemlerle kıyaslanamayacak kadar farklı bir noktaya taşıyan, tezin gayesine ve merkezine insanın konulmasıdır. Bu tez, Türk medeniyetinin bütün insanlığa hediyesidir.

Sosyal Devlet Milli Devlet

Eseri okumak için : Sosyal Devlet Milli Devlet tezini online olarak okumak için tıklayınız.

Akademisyenler : Tezi değerlendiren akademisyenlerin tebliğlerini okumak için tıklayınız
TUNALIM......



Date: 20 June 2009, Saturday
Comments (0) | Add Comment | More

 



Yıllardır ekonomik krizle boğuşan ülkemizde son gelinen nokta alış verişin yapılamayışı ve neticede de piyasaların tam manasıyla kilitlenmesi, siyasetçisinden üretenine, üreteninden tüketenine varıncaya kadar herkesi etkiledi…
Çare adına atılan adımlar da maalesef bir netice vermedi.
Atılan adımların netice vermemesi gidilen yolun ve uygulanan tedavinin başarısızlığından kaynaklanmaktadır. Herkesçe malum ki; tedavinin başarısı teşhisle direk alakalıdır.
Tedavi cevap vermediğine göre mutlaka teşhis sorgulanmalıdır.
İşin aslına bakarsak, bu krizin derinleşmesi Kemal Derviş’le alakalıdır.
Hafızlarınızı tazeleyerek konuya açıklık getirmeye çalışalım:
Kemal Derviş, 2001 yılında Dünya bankasında görevli iken o zamanın Başbakanı Bülent Ecevit tarafından Türkiye’ye davet edilip, ekonominin başına getirilmesiyle birlikte, olumlu havalar estirildi.
Sağıyla soluyla hemen herkes Dervişin ağzına bakıyor, her sözü adeta kanun hükmünde kabul görüyordu. Derviş, ülkemizdeki enflasyonun talep enflasyonu olduğu tespitini yapmış, hayat pahalılığının önlenmesi, ekonominin rayına binmesi için; enflasyonun aşağı çekilmesi gerektiğini, bunun için de mutlaka, talebin daraltılması ve IMF ile çalışılmaya devam edilmesinin gerektiği, yönünde açıklamalar yapmıştı.

Bu açıklamanın arkasından Prof. Dr. Haydar Baş; “Anlaşılan o ki bu derviş bizim değil Amerikanın dervişiymiş. Enflasyona getirdiği tanım asla doğru değildir. Türkiye deki enflasyon talep enflasyonu değil, maliyet enflasyonudur. Yani fiyatlara etki eden artış, talepten değil maliyettendir. Maliyete etki eden faktörler aşağı çekilirse, fiyatlar otomatikman düşecektir. Aksi taktirde siz enflasyona talep enflasyonu diye teşhis koyar, fiyatların düşmesi için, talebi kısarsanız, talep arzın altına düşer, piyasada durgunluk oluşur; raflar, vitrinler mal dolu olur, alıcı bulamazsınız, böylece fiyatlar belki düşer ama, alıcı bulunmayan bir piyasa da eninde sonunda batar.” Açıklamasında bulundu.


Evet talep kısıldıkça, piyasada dolaşan sıcak para azaldıkça, gerçekten fiyatlar düştü. Fiyatların düşmesine rağmen tüketicinin parası olmadığı için, alışveriş de kilitlendi.
Üreticiler; malını satmak, itibarını kurtarmak, çalışanına maaş vermek ve müessesesini ayakta tutmak için ürettiklerini yok pahasına sattılar. Bu şekilde sadece ayakta durmak için yapılan alışverişten kâr edemeyince de kurumlar iflas etmeye başladılar.
Kimileri de iflas etmektense yerli yabancı demeden kurumlarını başkalarına sattı. Bu süreç böylece süregeldi.


Dün Dervişin politikalarını göye çıkarıp alkış tutanlar, yaptıklarını ne çabuk unutmuşlar ki şimdi de talebi canlandırmaya çalışıyorlar. Keşke talebi canlandırmayı bileseler gam yemeyeceğiz… Piyasanın kurtuluşunun ancak talebi canlandırmakla olacağını biliyorlar bilmesine de talebi nasıl canlandıracaklarını bilmiyorlar.
Sözüm ona düşük faizli kredilerle, borçlarla, sanal kartlarla talebi canlandırmağa kalkışıyorlar. Yani para basmadan, emisyonu genişletmeden, talebi canlandırmak arzusundalar.

Beyler! Uygulanan ekonomi politikalarıyla, değil krize çare bulmak, krizi daha derinleştirmekten öte bir şey yapamazsınız. Gelin hem kendinize hem ülkemize ve hem de insanlığa bir iyilik edin. Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ a gidin size bu sorunların üstesinden nasıl gelinir izah etsin de siz de eğer yüreğiniz varsa uygulayın!


U.Kepekçi-TUNALIM
...



Date: 14 June 2009, Sunday
Comments (0) | Add Comment | More




Her felâketin, her belânın terbiye edici, düşündürücü, yeni ufuklar açıcı bir tarafı bulunabilir. Küresel ekonomik krizde de böyle olmuştur. Bu kriz olmasaydı, birçok kimse liberalizmi, daha geniş anlamda Batılı ekonomik modelleri tartışmayacaktı. Nitekim tartışmıyorlardı. Temelleri sakat, kuralları tutarsız, birçok sorun karşısında çözümsüz ve çaresiz kalan bu modeller, kesin doğrular gibi kabul görüyorlardı. Şimdi ise sadece Batılı ekonomi modelleri değil, topyekün Batı medeniyeti tartışılıyor. Tartışanlar arasında o medeniyetin asıl sahipleri de var. İşte, işin ilginç ve önemli yanı burası. Küresel kriz sebebiyle Batılı ekonomistler, yazarlar, siyaset, bilim ve işadamları fikir beyan ettiler, halen  de ediyorlar.
Beyan edilen fikirler içerisinde en dikkat çekici ünlü milyarder James Goldsmith’inki oldu. Goldsmith şöyle diyor: “Tamamen değişen şartlara rağmen benimsemiş olduğu ekonomik ideolojinin geçerliliğini sorgulamayan medeniyetin kendi kendini yok etmesini seyretmek, ne kadar da şaşırtıcı bir şey”. Demek ki, bugüne kadar Batıda uygulanan ve dünyaya dayatılan ekonomi modelleri bilimsel ve evrensel gerçekler değilmiş, ekonomik ideolojilermiş. Dahası, Batı medeniyeti bunların üzerine bina edilmiş. Eğer bunlar çökerse –ki çöküyor- o zaman Batı medeniyeti de çökecektir. Burada akla şu soru gelebilir: “Peki, ideolojiler bilimsel ve evrensel değil mi?”. Hemen cevap verelim. Değil, ideolojiler, Batı dünyasında belli bir sınıfın, özellikle de egemen, sömürücü sınıfın gerçeğidir. Bu anlaşılınca Batılılar, ideolojileri bilimsel kılıflara soktular ve ardından da “ideolojiler öldü” diyerek toplumları kandırmaya çalıştılar, büyük oranda da kandırdılar.
Rahmetli Cemil Meriç, bu konuda şunları söyler: “İdeolojilerin zevali nazariyesi, dünyamızdaki ilerleme hamlelerini durdurmak için başvurulan son hile belki de. Kimse toplum yapısını değişiştirmeye kalkmasın diye, babadan kalma tutucu ideoloji yepyeni bir hüviyetle sahneye çıkarılmaktadır. Filhakika kalabalıkların ideolojilerden soğuması, kurulu düzenin çok işine gelmektedir ve tevekküle götüren bir soğuma. Tenkit zihniyetini boğan bir ruh iklimi geliştirmektedir”. (Bkz. Kırk Ambar, c.2, s. 299-300). Goldsmith’in sözleri, bu gerçeğin itirafı mahiyetindedir. Batı medeniyetinin çökmekte olduğunu söyleyen Batılı yalnız Goldsmith değil. Aklı başında olan her Batılı bunun farkındadır. Bunlardan biri de BM İnsan Hakları Danışma Kurulu Üyesi Jean Ziegler’dir. Ziegler, küresel ekonomik krizin bir ‘medeniyet krizi’ olduğunu söylüyor.
Batı medeniyetinin çökmekte olduğunu, küresel kriz çıkmadan, yıllar önce de söyleyenler  vardı. Meselâ, Fransız filozof Rene Guenon, Batı medeniyetinin sürekli kriz doğurduğunu ve çökeceğini haber verenlerdendir. Geunon, “Çağdaş Dünyanın Bunalımı” adlı eserinde şöyle diyor: “Bitecek olan bugünkü şekliyle Batı medeniyetidir. Batı medeniyetini dünyanın bütünü sayanlar, onun için kıyamet kopacakmış gibi telâşa düşüyorlar. Aslında bir devrin sonu bu, daha doğrusu kozmik bir devrenin. Mazide kavimler, ırklar, medeniyetler silinmiş tarih sahnesinden, silinecek de. Ne var ki, bu defaki kapsamlı, etkilerini bütün dünyaya hissettirecek bir değişiklik” (A.g.e., c.2, s. 443). Batı medeniyetin yıkılmasıyla, dünya yıkılmaz. Bir medeniyetin yıkılması, yeni bir medeniyetin müjdecisidir. İyi de, bu medeniyet hangi medeniyet olabilir?  Bu soruya cevap verebilmek için tekrar Goldsmith’in sözüne dönmek gerekir. Goldsmith’e göre, Batı medeniyetinin temeli, geçerliliğini yitirmiş ekonomik ideoloji değil miydi?  O halde yeni medeniyetin müjdecisi, bilimsel gerçeklere dayanan yeni bir ekonomi modeli olmalıdır. Bu da, ‘Milli Ekonomi Modeli’ adıyla ortaya konulan modeldir. Gerçekten krizden çıkmak, krizi fırsata dönüştürmek isteniliyorsa, tek çare ‘Milli Ekonomi Modeli’ni uygulamaktır. Gerisi,  bataklıkta debelenmektir.


EKONOMİK TERÖR ÖRGÜTLERİ:Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve IMF… gibi uluslararası kuruluşları, ‘Ekonomik Terör Örgütleri’ olarak nitelendirenlerin sayıları her geçen gün artıyor. Diyeceksiniz ki, “bu kuruluşlarda çalışan binlerce eleman var.  Politikalarını savunan ve uygulayan hükümetler var. Peki, onları nasıl adlandıracağız?”. Söz konusu kuruluşlarda çalışmış bazı kişiler, itirafta bulunuyor ve yaptıkları işin, ‘Ekonomik Teröristlik’ veya ‘Ekonomik Tetikçilik’ olduğunu söylüyorlar. Ekonomik teröristlik kavramı, ülkemizde de tartışma konusu oldu. TİM Başkanı Oğuz Satıcı, “yapacağımız çalışmalarla ekonomik terör ortamını önlemek istiyoruz” dedi. Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz bu eleştiriye, “ekonomik terörist değiliz” diyerek cevap verdi. Bu tartışma şunu gösteriyor: Demek ki, kimilerine göre, ekonomik terör örgütlerinin politikalarını uygulayanlar,  ekonomik terörist tanımına dahildir. Aslında, adam öldüren, suikast ve katliam yapan, şiddete başvurun teröristlerle, ekonomik teröristlerin yaptıkları arasında temelde ve amaçta bir farklılık yoktur. Dünyada, her gün 24 bin insanın açlıktan ölmesine sebep olan ekonomik teröristlerin, silâhla insan  öldüren teröristlerden  farkı var mı? Tek fark şudur: Birisi silâhla, diğeri aç bırakarak öldürüyor. Ama sonuç aynı. Her ikisi de öldürüyor.
Ekonomik terör örgütleri ve ekonomik teröristler,  yaptıklarını açıklık içerisinde gizliyorlar. Daha doğrusu, yardım yapma rolü oynuyorlar. Görünüşte, sahiden yardım da yapıyorlar. Ama karşılığında bazı politikalar dayatıyorlar. Meselâ, borçlanmaya ve dışa açılmaya dayalı ekonomi politikaları gibi. Bu politikaları benimseyen ülkelerin,  borçları ve bağımlılıkları artıyor. Birkaç örnek sunalım: Gana, 2002 yılında IMF ile anlaştı. IMF, bilinen politikalarını dayattı. Tarım ve sanayide devlet desteğini kaldır. Kamu harcamalarını kıs. Yatırım yapma. Gümrük duvarlarını yık, ithalatı kolaylaştır. Devlet kuruluşlarındaki memur ve işçi sayısını azalt. Özelleştirmeye devam et. Gana, denilenleri yaptı. Avrupa Birliği’nden gelen ithal mallar Gana’yı istilâ etti. Ganalı çiftçiler, ekemez, dikemez, biçemez duruma düştüler. Sözün özü, aç kaldılar. IMF, Zambia’ya da aynı oyunu oynadı. Zambia’ya yerel giyim sanayiyi korumaya yönelik gümrük vergilerini kaldırttı. Zambia, ucuz, kalitesiz tekstil ürünleriyle doldu taştı. Haliyle yerli firmalar üretimi terk etti. Peru’da da aynısı oldu. IMF, Peru’ya hububat üzerindeki gümrük vergilerini aşağı çektirdi. Tabii olarak, Peru çiftçisi, yılda 40 milyar dolarlık destek alan ABD çiftçisiyle rekabet edemedi. Peru borçlandırıldı, borcunu ödemek için bakır ve fosfat madenlerinin işletmesini yabancılara devretmek zorunda kaldı.
IMF ile anlaşan ve IMF programlarını uygulayan ülkelerin durumu hep böyle olur.  Bu inkâr edilemez gerçek ortada iken, birileri çıkıyor, “IMF ile anlaşmanın ülkemize güven ve güç getireceğini” söyleyebiliyor. Gerçeğin, bu kadar ters yüz edilmesi insanı şaşırtıyor. Halbuki güvenli ve güçlü hiçbir ülke IMF ile anlaşmaz, IMF programlarına asla iltifat etmez. Doug Henwood, bunu şöyle anlatıyor: “Birleşik Devletler, sıradan bir ülke olsa, yapısal ayarlamanın en birincil adayı olurdu. Kendi servetimizin çok ötesinde bir yaşam sürüyoruz, muazzam ve gittikçe daha da büyüyen dış borçlarımız var, devasa bir bütçe açığına sahibiz ve hükümetler bu konuda bir şeyler yapmaya en ufak bir ilgi göstermiyor. Birleşik Devletler eğer sıradan bir ülke olsaydı, IMF kapımızda belirir ve ekonomik durgunluk yaratmamızı, dış hesapları dengelememizi, daha az tüketmemizi, daha fazla yatırım ve tasarruf yapmamızı isterdi bizden. Ama Birleşik Devletler bildiğimiz Birleşik Devletler olduğundan böyle bir şey elbette ki gerçekleşmeyecek. O reçete bizim için değilse, başkaları için nasıl oluyor da o kadar şifa verici kabul ediliyor” (Bkz. Steve Hiatt, Küresel Kriz ve Büyük Resim, s. 36-37). Bir yabancının, bu itirafları karşısında duralım ve düşünelim. “IMF bağımlısı olmak, ayrılmayı göze alamamak, neyi ortaya koyuyor? Acaba, bu kişiler, farkında olmadan ekonomik teröristlik mi yapıyorlar? İşte, tartışılması gereken en temel sorunlarımızdan birisi de budur.  Bu ve bunun gibi birçok temel sorunun, temel çözümü ‘Milli Ekonomi Modeli’nde. Ama görecek göz gerek.


H.Yıldırım-TUNALIM….  ( http://tunalim17btp.socialgo.com/home.html )


...



Date: 09 June 2009, Tuesday
Comments (0) | Add Comment | More



Bizim Başbakanımız garip bir adamdır:
“ İsrail devlet terörü uyguluyor” diyerek İsrail’i terörist ilan eder, sonra da aynı terörist devletin terörist faaliyetlerini daha güzel yapması için ihtiyaç duyduğu finansmana destek olarak altın tepsi içinde vatan toprağı ikram eder.
Bizim Başbakanımız garip bir adamdır:
Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanına “Siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz” diye meydan okur, ardından adam öldürme sanatını büyük bir ustalıkla uygulayan İsrail’e, Başbakanı olduğu ülkenin sınırını teslim etmek için ülkeyi birbirine katar.
Bizim Başbakanımız garip adamdır:
Ömrünün büyük bir bölümünü Siyonist sermayenin aleyhine konuşmalar yapmakla geçirir, ama son döneminde “paranın dini imanı yoktur” diyerek Siyonist sermayenin Türkiye’de hükümranlık kurmasına destek verir.
Bizim Başbakanımız garip adamdır:
Kendi partisine oy veren Hataylı köylüler “Bizim de toprağa ihtiyacımız vardır, ne olur mayınlardan temizlenen araziyi bize verin, bizi fukaralıktan kurtarın” diye yalvarırken o, İsrail çiftçisinin fukaralıktan kurtulması için sınır toprağını İsrail’e verme hazırlığı içindedir.
Bizim Başbakanımız garip adamdır:
Bir Başbakan olarak kendi köylüsünü “efendi, ağa, toprak sahibi” yapması gerekirken onlara “Buraları İsrail alırsa İzaklar çalışmayacak, Ahmetler, Mehmetler çalışacak” diye seslenir ve “Yeni ağanız İsrail’dir. Artık onun ırgatısınız!” demeye getirir.
Bizim Başbakanımız garip adamdır:
Dünyanın hiçbir ülkesinde hiçbir devlet (Afrika ve kabile devletleri dahil), hudut bölgelerini yabancı yatırım adı altında “patates, domates üretecekler, organik tarım yapacaklar” gibi saçma sapan gerekçelerle yabancılara devretmez, bizim başbakanımız bu “muazzam!” icraatını “para cıva gibidir!” gibi “çağlar üstü!” bahanelerle kamuoyuna izah etmeye çalışır.
Bizim Başbakanımız garip adamdır:
En önemli özelliklerinden birinin gür sesiyle şiir okumak olduğunun bilinmesiyle övünür. Bir yandan, İstiklal Marşı’nın “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar/ Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var” dizelerini okur öbür yandan o serhat boylarını İsrail’e vermekle gurur duyar.
Bizim “ dindar!” Başbakanımız garip bir adamdır:
Milli Güvenlik Kurulu’nda karşı karşıya oturduğu generallere “ filan parti başkanı tarikatçıdır ,dindardır, sakallıdır, niye onun üzerine gitmiyorsunuz” diyerek “bir Müslüman siyasetçiyi” şikayet eder, sonra da Yahudi İsrail’e 650 bin dönüm vatan toprağını 44 yıllığına hediye etmekte beis görmez.

BAK HACIM!..Uzun zamandan beri etkisinde yaşadığın papaz büyülerinden ötürü ve duman altı olduğun kilise tütsülerinden dolayı geldiğin–getirildiğin vahim noktayı anlamakta zorlanıyorsun.
Yarım asrı aşkın bir süredir senden “hizmet–himmet” diyerek para alan, adam yetiştiriyoruz diye caka satan kadronun bekledikleri adamları çoktan yetişmiştir. Bugün devletin her kademesinde, her köşe başında onların adamları vardır, yani senin paralarınla yetiştirilen adamlar…
İşte o adamların yönetmekte olduğu canım ülkemden her gün yürek burkan haberlerle sarsılıyoruz.
İşini–aşını kaybetmekten ötürü, borç batağına saplanmaktan ötürü cinnet geçiren ve aile katliamlarına imza atan katiller sayısı her gün artıyor.
Ecnebi cephelerinden gelen her emri baş tacı yapıp hemen uygulamaya soktukları için, ecnebi cephelerinden gelen bütün emirler de milletimizi kul–köle yapmaya yönelik olduğu için her geçen gün dik duruşunu kaybeden bir millet olma yolunda çok hızlı ilerliyoruz.
Bak hacım!
Senin paralarınla yetiştirilen adamların yönettiği canım ülkemden acılar ve sancılar hiç eksik olmuyor.
Bak hacım! Çeyrek asırdan beri bu milletin gencecik fidanlarını, sırf vatanı, sırf bayrağı, sırf namusu bekledikleri için acımasızca kurşunlayan alçaklar devletle masaya oturma aşamasına gelmişlerdir–getirilmişlerdir.
Dünün bebek katilleri bugün devlete emirler yağdırma noktasına gelmiştir ve emirleri sözcüleri tarafından meclis kürsüsünden ilan edilmektedir.
“Hizmet–himmet” diyerek topladığınız paralarla yetiştirilen adamlar, küresel güçlere teslim olmaya ayarlı yetiştirildiği için, okyanus ötesinden gelen emirlerin yerine getirilmesini takip etmektedirler. Hatta küresel eşkıyaların emirlerini tatbik noktasında yarışmaktadırlar.
Onların lügatında en başarılı adam, en başarılı yönetici, vatan ve millet düşmanları tarafından dayatılan sinsi planları millete en kolay hazmettiren adamdır.
Mayınlı arazileri temizleme meselesinde sergilenen yırtınmaları iyi takip etti isen fazla söze hacet yoktur. Ama hacım, senin paralarınla yetiştirilen ve bu “hizmetin” medya kısmında görev alan kalem ve kelam sahipleri de okyanus ötesinin yorumlarını sizlere hazmettirmekle görevli oldukları için sizin günleriniz de hazmetmekle geçiyor.
Bak hacım!
Gelinen nokta oldukça vahim ve bu eser sizin eseriniz.
Bilmem aklınızda mı bu toprağın bir de altı var, hesap var, kitap var…
Y.mesaj---TUNALIM...
...



Date: 05 June 2009, Friday
Comments (0) | Add Comment | More

 


AB Ortaklık Konseyi’nde Türkiye’nin önüne yeni bir belge daha konuldu. Ordudan ombudsmanlığa, siyasi parti yasasından IMF’e kadar yeni istekler ortaya kondu.


Türkiye önceki gün 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutlarken, Brüksel’de de Türkiye’nin “Avrupa Birliği yolu” masaya yatırıldı.  Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’ın katıldıkları Türkiye-AB Ortaklık Konseyi toplantısından çıkan en ilginç sonuç, AB’nin “IMF ile anlaşmayı imzalayın” tavsiyesi oldu.  Türk bakanlara AB tarafından sunulan AB Ortak Tutum belgesinde, “AB Türkiye’yi, fon almak ve yatırımcıların güvenini artırmak içim IMF ile anlaşmayı kısa zamanda imzalamaya teşvik ediyor” ifadesi kullanıldı.

Türkiye’ye yeni ev ödevleri
AB tarafından Türkiye’ye verilen AB Ortak Tutum belgesinde ayrıca, askerin siyasetten uzak tutulmasından, Anayasa değişikliğine, ifade ve dini özgürlüklere kadar bir dizi “ev ödevi” içeriyor. “Ordunun siyasete karışmasını engelleyin ve komutanları iç ve dış politika konusunda konuşturmayın” gibi taleplerin de yer aldığı belgede AB, Türkiye’den savunma harcamalarını Meclis denetimine getirmesini de istedi. Avrupa Birliği Türkiye’ye taleplerini sıralarken elbetteki gayrimüslim azınlıkları da unutmadı. Dini azınlık vakıflarının malları konusunda yaşanan hukuki zorlukların bir an önce açılması gerektiğine işaret eden belgede Türkiye’ye Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması talimatı da
verildi. Söz konusu belgede Rum azınlığın eğitim ve mülkiyet sorunlarının da çözülmesi gerektiğine işaret edildi.


Rumlarla ilişkilerinizi normalleştirin
Türkiye’nin Kıbrıs Rum Kesimi’ne liman ve havaalanlarını bir an önce açması gerektiğine değinilen Ortak Tutum Belgesinde Türkiye’nin Rumlar ile ilişkileri vakit kaybetmeden normalleştirmesi gerektiği ifade edildi. TRT’nin Kürtçe televizyonu ve Ermenice yayın yapan radyo açılışının olumlu bulunduğunun ifade edildiği belgede kamu görevlilerinin basın özgürlüğüne saygı göstermesinin sağlanması gerektiğine dikkat çekildi. “Türkçe dışında diğer dillerin de politik yaşamda, kamusal hizmetlere erişimde ve yerel yayında kullanılmasını sağlayın” talimatı verilen AB Ortak Tutum Belgesinde Çingeneler de unutulmadı ve Türkiye’ye “Çingenelerin barınma, sosyal koruma, sağlık ve iş gibi hizmetlere eşit katılımını sağlayın” talimatı verildi. TUNALIM...

...



Date: 23 May 2009, Saturday
Comments (0) | Add Comment | More

                                                   SEVGİLİ DOSTLAR;Milli kimlik ve şuuruna sahip olamayan milletlerin yok olmaları, yahut başka milletlerin boyunduruğu altında yaşamaları kaçınılmazdır. Bu itibarla; çocuklarımıza ve gençlerimize herşeyden önce öz benliğimizi ve de kimliğimizi öğretmemiz; vatanını, bayrağını, sancağını, dinini ve devletini canından aziz bilen bir MüslümanTürk genci modeli yetiştirmemiz şarttır. Cumhuriyetimizin kurucusu bakın Türk milletine ne diyor;“Çocuklarımıza vereceğimiz öğrenimin sınırı ne olursa olsun onlara esas olarak şunları öğreteceğiz; Milletine, Türkiye Devleti’ne, TBMM’ne, düşman olanlarla mücadele; bu mücadelenin sebep ve vasıtaları ile donatılmayan bir millet için yaşama hakkı yoktur.” MUSTAFA KEMAL ATATÜRK.

1-Milli Egemenlik:


Yeni Türkiye devletinin yapısının ruhu milli egemenliktir; milletin kayıtsız şartsız egemenliğidir. Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitliğin ve adaletin sağlanması, istikrarı ve korunması ancak ve ancak tam ve kesin anlamıyla milli egemenliği sağlamış bulunmasıyla devamlılık kazanır. Bundan dolayı hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir. (1923)


2-Milli Bağımsızlık:


Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. (1921)


Türkiye devletinin bağımsızlığı mukaddestir. O ebediyen sağlanmış ve korunmuş olmalıdır. (1923)


3-Milli Birlik ve Beraberlik:


Millet ve biz yok, birlik halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değiliz. (1919)


Biz milli varlığın temelini, milli şuurda ve milli birlikte görmekteyiz. (1936)


Toplu bir milleti istila etmek, daima dağınık bir milleti istila etmek gibi kolay değildir. (1919)


4-Yurtta Sulh (Barış), Cihanda Sulh:


Yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz. (1931)


Türkiye Cumhuriyeti’nin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta sulh, cihanda sulh gayesi, insaniyetin ve medeniyetin refah ve terakkisinde en esaslı amil olsa gerekir. (1919)


Sulh milletleri refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur. (1938)


5-Çağdaşlaşma:


Milletimizi en kısa yoldan medeniyetin nimetlerine kavuşturmaya, mesut ve müreffeh kılmaya çalışacağız ve bunu yapmaya mecburuz. (1925)


Biz batı medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz. (1926) 


6-Bilimsellik ve Akılcılık:


a) Bilimsellik: Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir. (1924) Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet bilimdir(Pozitif Bilim, Fen, Science) (1933)


b) Akılcılık: Bizim, akıl, mantık, zekâyla hareket etmek en belirgin özelliğimizdir. (1925) Bu dünyada her şey insan kafasından çıkar. (1926)


7-İnsan ve İnsanlık Sevgisi:


İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlıktan uzak ve son derece üzülünecek bir sistemdir. İnsanları mesut edecek yegâne vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir. (1931) ''Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız. ''M.Kemal Atatürk .....Tunalım...


REPUBLIC OF TURKEY integral PRINCIPLES friends; national identity and consciousness are not the nation can not have, or live under the yoke of other nations is inevitable. In this regard, our children and young people above all to teach our identity and our self-self; homeland, the flag, the flag, religion and the state can model the saints who knows a boy MüslümanTürk must educate them. Founder of the Republic of the Turkish nation to see what he says, "we give to our kids learning the limits of what they are, as a basis for them, you will teach; Nations, the Government of Turkey, TBMM'ne, those who oppose the fight and this fight and the reason the agency is not equipped for a nation the right to life is no . "MUSTAFA KEMAL ATATÜRK. Sincerely ...
           Turkish Republic integral PRINCIPLES
1-National Sovereignty:

The structure of the new government of Turkey is the spirit of national sovereignty, the sovereignty of nation unconditionally. Freedom of the highest in society, ensuring the highest equality and justice, stability and protection only in full and final meaning of national sovereignty, have provided continuity to the wins. Hence the freedom, and equality, and justice is the mainstay of national sovereignty. (1923)

2-National Independence:

When it is in complete independence, of course, political, financial, economic, judicial, military, cultural, and so on every issue is full independence and complete freedom. This lack of independence in any say, the true meaning of the whole nation and country is the lack of independence. (1921)

Turkey is a sacred state of independence. He must be protected in perpetuity and the right. (1923)

3-National Union and the draw:

Nations, and we do not have unity in the nation. We and the nation are not separate things. (1919)

We are the foundations of the national assets, including one on the national consciousness and national. (1936)

Invading a nation to a collective, always sporadic to invade a nation is not easy. (1919)

4-at home, peace (Peace), Cihan the Magistrates:

At home, peace, work for peace in the world. (1931)

Republic of Turkey which is one of the most fundamental principle of peace at home, peace in the world-minded, and progressive insaniyet and prosperity of civilization is the most fundamental need amil. (1919)

Peace and prosperity of the nation is the best way to reach happiness. (1938)

5-Çağdaşlaşma:

Our nation from the shortest path to meet blessings of civilization, I will try to make happy and prosperous, and we are compelled to do so. (1925)

Let's make a mimicry of Western civilization as we do not. We see him as well, to have found suitable to our own structure, level of civilization in the world are adopted. (1926)

6-Bilimsellik and rationalism:

a) Bilimsellik: everything for the world, for civilization, for life, for success is the true lodestar of science, is science. (1924) conducted by the Turkish nation is to progress and civilization in the way, holds the torch in his hand and head, is a positive science (Positive Science, Science, Science) (1933)

b) rationalism: us, the mind, logic, to act with intelligence is the most significant features. (1925) people in this world everything out in the head. (1926)

7-Man and Humanity Love:

I'll be happy as people slaughter them to each other and extremely remote from humanity is a system üzülünecek. People will be happy only means, they are closer to each other, love each other by their mutual financial and emotional needs for the movement and energy is available. (1931)''We are not anyone's enemy. The enemies are the enemies of humanity is alone. ''M. Kemal Atatürk

Let Tuna
...



Date: 21 April 2009, Tuesday
Comments (0) | Add Comment | More

71.jpg 




 2004 yerel seçimlerine kıyasla yoğunlaşılan belediyelerdeki oylarını artıran Bağımsız Türkiye Partisi 4 yeni belediye kazanarak seçimlerden büyüyerek çıktı.

29 Mart yerel seçimlerinde teşkilatlar olarak ağırlığını belli pilot bölgelere veren Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) bu yerlerdeki oylarında 2004 yılında yapılan yerel seçimlere kıyasla çok büyük artışlar yakaladı. İstanbul'un ilçesi olması hasebiyle önemli olan Çatalca'da 2004 yerel seçimlerinde yüzde 0.10 oranında oy alan BTP, 29 martta bu oranı yüzde 4.4'e çıkararak Çatalca'da oylarını 44 kat artırmış oldu. Artvin Şavşat'ta 2004 yılında 1.53 olan oy oranını 13 kat yükselterek yüzde 19.9'a çıkaran BTP, Şanlıurfa'da 4 kat ve Tunceli'de oylarını 3 kat artırdı.

Çınar'da BTP'ye yüzde 17.6 oy

Kilis-Merkez'de oy oranını 27 kat artırarak 3.04'den yüzde 9'a, Malatya'nın Kale ilçesinde ise oy oranını 10 kat artırarak 1.86'dan yüzde 19'a yükselten BTP Diyarbakır'ın Çınar ilçesinde oylarını 250 kat artırarak yüzde 17.6 oranında destek aldı. Devletten trilyonlarca maddi destek alan partilerde erimelerin görüldüğü 29 mart seçimlerinde BTP, hem oylarını artırdı hem de belediye sayısını 4'e çıkardı. Konya'nın Yazla beldesi, Manisa'nın Sancaklı Bozköy beldesi, Aydın'ın Yazıkent beldesi ve Bursa'nın Tahtaköprü beldelerinde belediye başkanlıklarını Bağımsız Türkiye Partisi aldı.

Kovancılar'da BTP ikinci parti

Gaziantep Araban'da yüzde 10.3 oy oranıyla 44 kat, Elazığ Kovancılar'da yüzde 22 oy oranıyla 61 kat oylarını artıran BTP, Bolu'nun Göynük ilçesinde ise yüzde 3.9 oy alarak oylarını 39 kat yükseltti. Ağrı-Merkez, Adana-Kozan, Bursa-Osmangazi, Trabzon-Şalpazarı, Isparta-Gelendost, Artvin-Hopa, Sakarya Kocaali, Siirt-Eruh ve Erzurum-Oltu'da Bağımsız Türkiye Partisi'nin oylarında büyük artışlar yaşanan balediyelerden oldu.
''TÜRKİYE'NİN GELECEĞİ BAĞIMSIZ TÜRKİYE PARTİSİDİR''
Seçimler bitti olumsuz ekonomik veriler arka arkaya açıklanıyor.

TÜİK'in rakamlarına göre Türkiye ekonomisi 2008'in son çeyreğinde yüzde 6.2 daraldı.

Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) verilerine göre, 2009 yılı Mart ayı ihracatı yüzde 34.92 düşüşle 7 milyar 127 milyon dolara düştü.

Lokomotif sektörlerden otomotiv sektörünün ihracatı 2009'un ilk üç ayında yüzde 53.8 azalarak 3 milyar 73 milyon dolara düştü.

Tüketici güven endeksi Mart ayında yüzde 9.1 düşerek, 65.46 seviyesine geriledi. 100'ün altı tüketicinin ekonomiye hiç güvenmediğini ortaya koyuyor.

Dev şirketlerden Brisa'da üretim durdu; Tofaş'da bir duruyor, sonra başlıyor, kısa bir zaman sonra tekrar duruyor, tam bir istikrarsızlık var; Sifaş tül, fabrikasını kapattı; Toyota Türkiye üretime ara verdi.

İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesinde sadece Şubat ayında kapanan fabrika sayısı 32'ye yükseldi. İşten çıkarılanların sayısı ise 6 bine yükseldi ve işten çıkarma yapan fabrikaların oranı yüzde 62'ye yükseldi.

Şirket kuruluşları 2009'un ilk çeyreğinde yüzde 30.75 azaldı, tasfiye olanların sayısı ise yüzde 16 arttı. Ve daha onlarca resmi veri ekonomideki olumsuzluğu tutarsızlığı, kötü gidişatı anlatmak için sıralanabilir, ama bu kadarı kafidir zannediyorum.

İşin garip tarafı bu kötü tablo seçim öncesi de vardı, ama maalesef çok az sayıda seçmen yaşadığı ekonomik sıkıntıları baz alarak değerlendirme yaptı. Neticede iktidarda bulunan ve bu ekonomik tablodan birinci dereceden sorumlu olan Hükümetin partisine yüzde 40'a varan oy verdi.
Her zaman ifade ediyorum, maalesef Türkiye'deki seçmen hala ekonomiden mevcut iktidarın, siyasetin sorumlu olduğunu kavramış, anlamış değil.

Milletimiz, ekonomiyi bu hale getirenlere söver söver sonra gider yine o sövdüklerine oyunu verir. Her zaman söylüyoruz, milletimiz ne zaman yaşadıklarından yola çıkarak oy vereceğini belirler ve oyunu gerçekten çözümü olandan yana kullanırsa, ülkemiz oldukça yol kat edecektir.
En azından böyle garabet tablolar oluşmayacaktır. Bir diğer önemli husus ise, mevcut siyasi sistemin, çözümü olanların ön plana çıkmasına engel teşkil etmesi...

İktidar partisinin IMF dışında hiçbir çözümü yok ve zaten ekonomide bahsettiğimiz olumsuz tablo işte bu peşinde koşulan IMF'nin empoze ettiği politikaların ürünü.

İktidarın çözümü yok da peki, ana muhalefet ve diğer meclis içi partilerin çözümü var mı? Onların da yok.

Durum böyle olmasına rağmen medya bunları gündeme taşır, bunların horoz dövüşlerini ekrana yansıtır, milletimiz bunlarla yatar bunlarla kalkar.

Bu da yetmiyormuş gibi devletin para yardımı da bu partilere yapılır.

Yani hiçbir çözümü olmayan bu partilere her türlü kendini millete takdim etme imkanı fazlasıyla verilirken, gerçek bir çözümü olduğu halde bu imkanları olmayanlar ise kendi kaderine terk edilir. Kimse bu siyasi anlayışın demokrasinin bir ürünü olduğunu söylemesin, çünkü alakası yok.

Eğer bütün bu kısıtlamalara, karartmalara ve asla demokratik olmayan bu olumsuz siyasi ortama rağmen, bir parti oylarını arttırabiliyor, belediye sayısını dörde katlayabiliyorsa bu gerçekten takdir edilmesi gereken büyük bir başarıdır.

Yeri gelmişken belirtmekte fayda görüyorum, Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) işte böyle bir partidir. Onbinlerle ifade edilen mitingler yapmasına rağmen, IMF dışında çözümü olan tek parti olmasına rağmen, ortaya koyduğu çözüm bugün 52 ülke tarafından referans gösterilmesine rağmen, renkli medya bir kare, renkli basın ise bir satır yer vermemiştir.

Yine BTP, bir kuruş devlet desteği olmadan sevenlerinin büyük fedakârlıklarıyla adeta çiviyle kum kazar misali zorluklarla mücadele ederek bugün büyük bir başarı elde etmiştir.

Seçime bir belediyeyle girmiştir, dört belediye kazanarak çıkmıştır. Oylarını arttırmıştır.
Okyanus ötelerinin rüzgarıyla BTP çok rahat iktidara gelirdi, ama onun adı BTP olmazdı. Bugün BTP emin adımlarla belki yavaş yavaş yükseliyor, ama tamamen milletin rüzgarıyla...

Okyanus ötesinin rüzgarıyla iktidara oturanların sonu asla hayırlı olmamıştır, ama her şeye rağmen milletin rüzgarıyla iktidara oturanlar her zaman baş tacı olmuştur ve asla geri adım atmamıştır.

Kısaca ifade etmek gerekirse, Türkiye'nin geleceği BTP'dir.

TUNALIM...

...



Date: 16 April 2009, Thursday
Comments (0) | Add Comment | More

 






Son zamanlarda yaşanan olayları güzel tarif eden “bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” sözünü sizlerin de tefekkür etmesini istiyorum değerli dostlar.
Ülkemiz üzerinde oynanan oyunlar entrikalar öyle hızlandı, öyle çoğaldı ki baş döndürücü bir hâl aldı. İnsanımız, medyamız, siyasetçimiz baş döndürücü bu hız karşısında sanki beyni donmuş, olası tehlikeleri asla düşünmeden, varsa yoksa başkalarının çizdiği gündemlerde figüran olma yarışına girmişler.
Dün vatanın bütünlüğü milletin selameti için zararlı görülenler, bugün faydalı görülmeye, dün, düşman görülenler bugün dost görülmeye başlanmış; dini ve milli bütünlüğümüz hiçe sayılır hale gelmiştir.
Çok kısa bir zaman dilimine sığdırılan ve üzerimizdeki hesapların yoğunluğu altında (dışarıda) G-20 zirvesi, NATO genel sekreterliği, (içeride) Obama ziyareti, Medeniyetler ittifakı 2.Forumu toplantıları, gerçekleşti…
Yoğun geçen bu toplantıları bize verilen kıymetten zannedenlerin aksine, üzerimizdeki hesaplar nedeniyle; sanki kurtlar sofrasında paylaşılacak konuma düşürülmeye çalışıldığımız hissi daha ağır basmaktadır.

Biraz irdelemeye çalışalım:
Danimarka Başbakanı  Rasmussen’in NATO genel sekreterliğine seçilmesi öncesinde estirilen “2. Davos ruhu” saçmalıkları yaşandı... Neticede, Türkiye’nin itibarı zedelenmiştir...
Gerek Başbakan ve gerekse de Cumhurbaşkanımız, Ramussen’in adaylığına itiraz etme gerekçesini kamuoyuyla paylaşırken türibinlere oynandığı açıkça meydandaydı.  Medeniyetler İttifakı toplantıları öncesinde Müslüman dünyasının düşman ilan ettiği bir liderin NOTO genel sekreteri yapıldığı taktirde, Müslümanların tepkileri ile karşılaşılmasından çekinildiği,  Sayın Başbakanın bu tavrının çok yerinde olduğu demeçleri verildi. Sonrasında ABD başkanı Obama’nın garantörlüğünde meselenin çözüldüğünü, Rasmussen’in Müslümanlardan özür dileyeceği, Roj TV’nin kapatılma sözünün verildiği ve netice olarak Rasmussen’in NATO Genel sekreterliğinin kabul edildiği açıklandı..
Böylece bir taşla üç kuş vuruldu: hem Obama puan kazandı, hem Başbakan Erdoğan NATO fatihi ilan edildi, hem de Rasmussen temize çıkarıldı. Çok geçmeden Medeniyetler İttifakı 2. Forumu düzenlendi…
Ne Rasmussen özür diledi, ne de Obama garantörlükten söz etti. Türk milleti gene maalesef ayakta uyutuldu ve tiyatro istenilen şekilde sahnelendi.
Obama’nın ’Hüseyin’ adı kasıtlı olarak sürekli öne çıkarıldı, Müslüman’ın gözünde ’gizli Müslüman’ hissiyatı oluşturuldu…
Obama, meclisimizde millet vekillerimizin ve devlet erkanının gözüne baka baka milli bütünlüğümüzü yok edici tavsiyelerde bulundu; Ruhban okulunu açın, Ermenilerle ilişkilerinizi geliştirin, Ermeni soykırımı konusunda tarihinizle yüzleşin, farklı din ve görüş sahiplerine daha sıcak, daha özerk davranın v.s. tavsiyelerde bulundu. Bol bol alkış aldı, medyanın da pohpohlamasıyla “millet olarak Obama’yı sevdik” mesajı verildi…
Yağlı ballı günler yaşadık vesselam (!)

Aman Ya Rabbi, âhir zaman fitnesi bu süreçte olsa gerek... Yüce Peygamberimiz “Deccalın en önemli vasfının, sureti haktan görüneceğini, hakkı batıl, batılı hak göstereceğini” buyurmakla bu günleri haber vermiş sanki…
Hadis-i Şerifte: “Şu bir gerçek ki, ümmetim adına korktuğum en önemli şey, dalalete sapmış ve saptıran yöneticiler ve önderlerdir. Ümmetimden bazı gruplar (Hak din olan İslam’dan saparak) müşriklere ve ehl–i kitaba iltihak edeceklerdir, onların dinlerine dahil olacaklardır” buyurulmuştur. (Ebu Davud, Sünen, Fiten, 1; İbn Mace, Sünen, Fiten, 9).
Bunlar herkesin gözü önünde cereyan ediyor ve meselelere bu mantıkla bakanlar ’azın azı’ hükmünde kalıyor…
“Ya Rabbi bizleri Sırat-ı Müstakimden (doğru yoldan) ayırma” diye dua etmekten başka şimdilik çaremizde yok gibi.
Allah sonumuzu hayreyleye…

Tunalm
...



Date: 10 April 2009, Friday
Comments (0) | Add Comment | More

 





Başbakan Erdoğan, AB üyeleri ile ABD’nin baskılarına direnemeyerek 27 NATO üyesinin desteklediği Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği’nin önünü açtı.


NATO’nun 3-4 Nisan tarihlerinde 60. yılını kutladığı Strasbourg - Kehl Zirvesi’nde genel sekreter üzerinde uzlaşma sağlandı. Davos Zirvesi’ndeki çıkışıyla dikkatleri üzerinde toplayan Başbakan Erdoğan, bu kez yelkenleri fora ederek, Avrupa ülkelerinin adayı Danimarka Başbakanı Rasmussen’e destek verdi. ABD ise Türkiye’ye yumuşak baskı yaptı.  
NATO üyesi 28 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarını bir araya getiren zirve, önceki akşam sona erdi.

İttifakla seçiliyor
Yeni genel sekreterin tüm üye ülkelerin desteğini alması gerekiyordu. Türkiye, Rasmussen’in adaylığına İslam dünyasında tepkilere yol açan Peygamber Efendimiz  Hz. Muhammed’e yönelik karikatürlü saldırıda takındığı tutum ve Danimarka’dan yayın yapan PKK yanlısı Roj TV’yi engellememesi gerekçeleriyle karşı çıkıyordu. Ancak, Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Erdoğan, ABD Başkanı Obama’nın garantör olması nedeniyle Rasmussen üzerindeki çekinceleri kaldırdı.


AB’den Türkiye’ye tehdit
Önceki gün Strasbourg’da görüşmeler devam ederken, Genişlemeden Sorumlu AB Komisyonu üyesi Olli Rehn, Finlandiya’da bir televizyon kanalına “apar topar” verdiği demeçte, “Türkiye, çok beğenilen Rasmussen’i desteklemeyerek hata yapıyor” diyerek, Ankara’ya baskı yaptı.
Öte yandan, Alman Hristiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU) Genel Sekreteri Alexander Dobrindt de, Türkiye’nin, Rasmussen’in NATO genel sekreterliğine seçilmesini engellemesi nedeniyle Türkiye’yle sürdürülen AB üyelik müzakerelerinin bir an önce sona erdirilmesini istedi.
Dobrindt, Bad Staffelstein kentinde parti yönetiminin yaptığı bir toplantıda, “Kendi kendime Türkiye’ye her zaman anlayış mı göstermemiz gerektiğini soruyorum. Üyelik müzakerelerini hemen kesmek daha dürüstçe olacaktır. İslami propagandayı NATO’nun geleceğinin ve Avrupa değerler düzeninin üzerinde tutanların AB içinde yeri yoktur” ifadesini kullandı.


Erdoğan’dan sert fren
AB üyelerinin tehditleri, ABD’nin yumuşak devre yapmasının ardından Başbakan Erdoğan Danimarka Başbakanı Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği’ne koyduğu çekinceyi kaldırdı. Türkiye’ye verilen taahhütler konusunda da bilgi veren Erdoğan, şunları söyledi: “Danimarka’da Roj TV’nin yayınının durdurulması, İslam ülkeleriyle, İslam Konferansı Örgütü’yle (İKÖ) NATO arasında bir irtibatın kurulabilmesi, Genel Sekre-ter’in birinci derecede yardımcıları arasında bir Türk’ün bulunması ve komuta kademesinde üst düzey yönetimlerde bizim askerlerimizin bulunması...” “Bu konuda bir taahhüt aldınız mı?” sorusuna “Evet” cevabınıı veren Erdoğan, Türkiye adına NATO’da görev alacak isim konusunda herhangi bir açıklama yapmadı.

----(EARLY THEATER Done .. )

Prime Minister Erdogan, EU members could not resist to the pressure exerted by the U.S. to support the 27 NATO members, NATO Secretary-General Rasmussen'in opened the front. 
 
NATO's April 3-4 in 60th to celebrate the year in Strasbourg - Kehl Summit, the general consensus was achieved on a secretary. Davos Summit, the Prime Minister Erdoğan in the output collected on the note, and unfurl the sail, this time, the European countries support the island Rasmussen'e gave Prime Minister of Denmark. The United States has been pressuring Turkey to the soft.
28 heads of state and government of NATO member countries, the summit brings together the previous evening ended.

Nem con is selected
New general secretary of the support of all member countries was supposed to receive. Turkey, the Islamic world Rasmussen'in candidacy caused the reaction Efendimiz Prophet Hz. Insert the attack to the cartoons of Muhammad and the stance of pro-PKK Roj TV from broadcasting from Denmark and the reasons was not blocked. However, Prime Minister Erdogan and President Gul, President of the United States because of guarantor Obama'nın Rasmussen was removed on the reservation.

Threat to Turkey from the EU
In Strasbourg the day before, while negotiations continue, without enlargement of the EU Commission member responsible Olli Rehn, a television channel in Finland to the "bundle" in the statement, "Turkey, a very popular error Rasmussen'i do not support the" well, the pressure has to Ankara.
On the other hand, the German Christian Social Union Party (CSU) General Secretary Alexander Dobrindt, and Turkey's NATO general secretary Rasmussen'in being elected to continue with Turkey are due to EU membership negotiations as soon as possible you want to end.
Dobrindt, the Bad Staffelstein At a meeting of city party rule, "Turkey to my self every time you need to show understanding of asking you. Membership negotiations will be fair to cut off immediately. NATO and Europe for the future of the Islamic propaganda of the order on hold is no place in the EU "was the phrase used.

Erdoğan's hard brake
Threats of the EU members, USA Following the Prime Minister Erdoğan's soft to the Prime Minister of Denmark has set out to remove Rasmussen'in was NATO Secretary-General. Turkey is committed to also provide information about the Erdogan, said: "Roj TV in Denmark to stop the publication of the Islamic countries, Islamic Conference Organization in the (İKO) NATO liaison between the establishment of the General Sekre-ter of the first degree A search for help in finding and command of the senior management level in the are of our soldiers ... "" In this regard, you have received a commitment? "questions" Yes "give cevabınıı Erdogan, Turkey's behalf in the NATO mission in the name will make any public announcement did not .


TUNALIM..
...



Date: 08 April 2009, Wednesday
Comments (0) | Add Comment | More

1 2 3 4 5 

Latest Entries

AVRUPA BATAKLIĞI VE TAŞERONLARININ KİRLİ YÜZÜ
SOSYAL DEVLET-MİLLİ DEVLET
YANLIŞ TEŞHİS, YANLIŞ SONUÇ!
EKONOMİK İDEOLOJİ
BİZİM BAŞBAKANIMIZ GARİP ADAMDIR..

My Photos

Inube Slide Show

Popular Articles

GELİN BİR VE BERABER OLALIM..
BATININ DA KURTULUŞU MİLLİ EKONOMİ MODELİ'NDE
BLOĞUMA HOŞGELDİNİZ(Welcome)
BİR ANNENİN KIZINA ÖĞÜTLERİ
OLUMLU DÜŞÜNCE İNSANA NELER KAZANDIRABİLİR?...

Search